Reyting rekorları kıran Uzak Şehir dizisinde hayat verdiği Zerrin karakteriyle izleyicilerin beğenisini kazanan, zarafeti ve doğal ışıltısıyla dikkat çeken genç oyuncu Dilin Döğer ile hayata, kariyerine ve iç dünyasına dair sıcacık, samimi ve keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.
GYY: Seray Yazıcıoğlu Ezmiş/Ayşe Çağla Küçük
Röportaj: Seray Yazıcıoğlu Ezmiş
Fotoğraf: Can Şerefoğlu
Saç: Garage Hair – Erdal Deren & Emre Öztürk
Makyaj: Nazlı Aydın
Günlük hayatında seni ayakta tutan, ruhunu besleyen şeyler neler? Sabahları güne başlarken mutlaka yaptığın bir rutin ya da kendine ait bir zaman dilimin var mı?
Nerede olduğuma göre çok değişebiliyor aslında. Ama genel olarak müzik! Uyandığım andan itibaren neredeyse uyuyana kadar hep dinlerim. Hatta uyurken bile cırcır böceği sesiyle uyurum. Bardaklarca kahve içebilirim mesela. Live konserler izlemeye bayılırım. Daha manevi düşünürsek sevdiğim insanlar, kendimle geçirdiğim uzun saatler ve çevremdeki hayvan dostlarım beni en çok mutlu eden şeyler. Setim yoksa, evdeysem ve uzunca haftalar dinlenme şansım varsa; resim üzerinde çalışmaya bayılırım. Saatlerce yapabilirim galiba, içinde kaybolmayı çok sevdiğim bir şey.
Hem dans, hem resim, hem de müzikle ilgilenmişsin. Bu sanat dallarının senin kişisel gelişimine nasıl katkıları oldu? Günlük hayatına ya da ruh haline nasıl yansıyor bu çok yönlülük?
Evet, çok küçükken bale ve onun disipliniyle tanıştım. Aynı şekilde ilk sahneye çıkışım bale ile oldu. Ortaokulda müzikle ilgilenmeye başladım. Hem enstrüman hem şan dersleri alıyordum. Güzel Sanatlar Lisesi’ne hazırlanıyordum o zamanlar. Sonra sınavı yedeklerde kalarak kazanamadım, enstrümana ve müziğe ara verişim ya da küsmek mi desek, böyle başladı. İşte bu şekilde resim çalışarak içinde kaybolmak böyle başladı.
Lise boyunca resim neredeyse hayatımda hep vardı. Bütün boş derslerimde okulun resim atölyesinde olurdum, bir keresinde okulun demirlerini boyadığımı hatırlıyorum. Karikatür teknik çok çizerdim, okuldaki panolara çok asılırdı. Her hafta sonu resim hocamın o harika, eski ve ahşap atölyesinde karakalem çalışırdım.
Eş zamanlı Mersin Devlet Opera ve Balesi’nde de şans dersleri almaya başladım. Müzik tekrar ve iyi ki hayatıma girmiş oldu. Her fırsatta ordaki temsillerin provalarını izlerdim ders sonrası. Bir koroda yer alıyordum ve o zamanlar kiliselerde konserler veriyorduk, hiç bilmediğim dillerde aryalar ezberleyip sahneye çıkmak başka bir özgüven ve yenilik getirdi hayatıma. Bu çok yönlülük ailemden gelen bir şey bana. Büyüdüğün insanların ilgi alanları ve meslekleri bu sanat dallarıydı ve benim zaten başka bir şansım yoktu, iyi ki de yoktu. Hayatımın her noktasında mutlaka sanat vardı ve bu elbette beni şu an yaptığım mesleğe taşıdı.
Kimisi maymun iştah diye adlandırır kimisi çok yönlülük. Ben de çok yönlülüğü tercih ediyorum. Yaptığın şeyi 3 ay sonra bırakmış olsan bile zihninde başka şemaların açılmasına vesile oluyor ve bu seni bu dünyada ne yapmak istiyorsan ona taşıyor bence. Kendimi şanslı hissediyorum böyle bir ailede büyüdüğüm ve denemeyi istediğim bütün o yolculuğa eşlik ettikleri için.
Diyarbakır, Mersin ve Ankara gibi birbirinden farklı şehirlerde büyümek sana nasıl bir bakış açısı kazandırdı? Bu kültürel çeşitlilik senin yaşam tarzını nasıl etkiledi?
Çok garip, eğer bu kentlere bir sıfat atfetmek isteseydim; Diyarbakır sanat, Mersin yoğunlaşma ve Ankara özgürlüğüm derdim. Bütün bu yolculuk beni özgürlüğüme ve dolayısıyla da kendime getirdi. Diyarbakır ve Mersin’deki yolculuklarımın kazandırdığı hayat tarzından bahsettim yukarıda. Ankara’da üniversite okudum ben. Hacettepe Üniversitesi’nde İngiliz Dilbilimi bölümünden mezun oldum. Şimdi geriye dönsem yine bu bölümü okumayı tercih ederdim. Çünkü çocukluğumdan beri olan sanatla bağ kurma şeklim bu bölümü okurken farklı bi zeminde anlam buldu. Ankara gibi bi şehir benim gibi düşünen arkadaşlarımla birleşince daha harika bir yer olmaya başladı. Daha çok sorgulama ve okumayla kuvvetlendi mesela. Bir yandan o ilk defa olan kendi başınalık beni daha çok aksiyona geçirdi. Kendimi bir karar aldıktan sonra eylem halim kendimle olan ilişkimi çok güçlendirdi.
Ben sessiz ve içine kapanık biriydim çocukluğumdan beri. Ama bütün bu ilgi alanlarım bu personamla birleşince beni gözlemci bi konuma getirdi. Bütün içine kapanıklar bilir ki gözlemci olmak (hele bir de oyuncuysanız ya da olacaksanız) aynı anda hem çok müthiş hem de çok yorucu olabiliyor. 🙂 Yani aslında bu çeşitlilik nerden tuttuğunuza bağlı olarak müthiş bi hediye olabiliyormuş.
Boş zamanlarında seni en çok ne dinlendiriyor? Evde kalmayı mı seversin yoksa dışarı çıkıp yeni yerler keşfetmeyi mi?
Yazın boşsam sürekli denizde olmayı ve gezmeyi çok severim. Ama setim var ve çalışıyorsam işte o boş zamanlar bir nimet. Evde olmayı tercih ederim. Sakinlik ve tek olmak hep memnun olduğum bir yer.
Şu sıralar ‘Uzak Şehir’ dizisinde Zerrin karakterine hayat veriyorsun. Zerrin’in hikâyesiyle ilk karşılaştığında sende nasıl bir izlenim bıraktı ve bu karakterle bağ kurma sürecin nasıl geçti?
Ben Zerrin’le bölümler geçtikçe bağ kurdum. Çünkü başta Zerrin’i tanımak için pek zamanım olmadı. Projeyle görüştükten sonra çok hızlı bir şekilde sete çıktım.
Herhangi bir kadında yavaş yavaş kendini fark etmesini ve çok sessiz bir yerden kendi gücüyle tanışması halini çok güçlü buluyorum. Sanki bir şeyler dolaylı yollarla zihnine ve bedenine yükleniyor ve sen öyle bir an yaşıyorsun ki bütün o yüklenenleri bir anda tüm hücrelerinde hissedip o halinle ilk kez tanışabiliyorsun. O hal korkunç da olsa, sana yakışmadığını da düşünsen, kültürel kodlara zıt da olsa genellikle müthiş bir his oluyor. Ben Zerrin’in bu tarz bir yolculukta olduğunu düşünüyorum, Zerrin’e böyle yaklaşıyorum. Onunla büyüme şeklimiz birbirine çok zıt ama tam da bulunduğu coğrafyanın içine doğdum ben. Dünyanın herhangi bir noktasında olduğu gibi bu coğrafyada da kadın olmak çok zor. Ama bizi öldürmeyen şey güçlendirir.








